Bazen yaşadığın şey sadece yorgunluk değildir. Bir ortamın içindesindir ama sanki o anın içinde değilsindir. Sesler gelir ama uzak, insanlar konuşur ama seninle aralarında ince bir mesafe vardır. Kendi bedenin bile biraz yabancı gibi hissedilebilir. Bu durum psikolojide “dissosiyasyon” olarak adlandırılır ve çoğu zaman sanıldığının aksine bir zayıflık değil, zihnin kendini koruma biçimidir.
Dissosiyasyon, algı, bilinç, bellek ve kimlik gibi zihinsel süreçlerin normalde olduğu gibi bütünleşik çalışmaması durumudur. Yani yaşanan deneyim ile o deneyimin farkındalığı arasında küçük bir kopukluk oluşur. Bu kopukluk tamamen bir “kaybolma” hali değildir. Daha çok, zihnin yaşananı biraz uzaktan deneyimlemesi gibidir. Sanki hayatın içindesin ama bir adım geriden izliyorsun.
Bu durumun ortaya çıkışı aslında oldukça anlaşılır bir biyolojik zemine dayanır. İnsan beyni tehdit ya da aşırı yük algıladığında genellikle savaş ya da kaç tepkisi verir. Ancak bazı durumlarda ne savaşmak ne de uzaklaşmak mümkündür. İşte tam bu noktada sinir sistemi üçüncü bir yol seçer: donma ve uzaklaşma. Bu tepki sırasında beden sakinleşir gibi görünürken, zihin deneyimin yoğunluğunu azaltmak için bir mesafe yaratır. Bu mesafe, aslında sistemin kendini aşırı yükten koruma çabasıdır.
Nörobiyolojik açıdan bakıldığında, bu süreçte beynin duygusal merkezlerinden biri olan amigdala daha aktif hale gelirken, karar verme ve anlamlandırmadan sorumlu prefrontal korteksin işlevi baskılanabilir. Bu da yaşanan deneyimin tam olarak işlenememesine ve daha parçalı hissedilmesine neden olur. Bu yüzden dissosiyasyon sırasında duygular sönükleşebilir, düşünceler uzaklaşabilir ve çevre gerçekliğini bir miktar kaybedebilir.
Bu deneyim herkes için aynı şekilde ortaya çıkmaz. Bazı insanlar kendilerini dışarıdan izliyormuş gibi hissederken, bazıları bulundukları ortamın gerçek olmadığını düşünebilir. Zaman algısının değişmesi, bedenle bağın zayıflaması ya da anın bulanıklaşması gibi deneyimler de bu sürecin bir parçası olabilir. Ancak bu durumların ortak noktası, zihnin deneyimi “tam yoğunlukta” işlememeyi seçmesidir.
Dissosiyasyonun ortaya çıkmasında genellikle yoğun stres, duygusal yük, travmatik deneyimler ya da uzun süreli zihinsel yorgunluk etkili olur. Özellikle sürekli yüksek uyarana maruz kalmak, zihnin regülasyon kapasitesini zorlayabilir. Bu noktada dissosiyasyon, sistemi tamamen kapatmak yerine yükü azaltan bir ara çözüm gibi çalışır.
AuDHD gibi nöroçeşitli profillerde bu durum daha sık hissedilebilir. Çünkü bu bireylerde hem bilişsel hem de duyusal işlemleme daha yoğun yaşanabilir. Dikkatin sürekli yön değiştirmesi, uyaranların daha keskin algılanması ve sosyal ortamlarda harcanan ek enerji, sinir sisteminin daha hızlı yorulmasına neden olabilir. Bu da dissosiyatif tepkilerin daha kolay devreye girmesine zemin hazırlar.
Önemli olan nokta, dissosiyasyonun her zaman patolojik bir durum olmadığıdır. Aslında günlük hayatta bunun çok hafif formlarını hepimiz yaşarız. Dalgınlık, düşüncelere dalıp gitmek ya da otomatik pilotta hareket etmek bu spektrumun en hafif uçlarıdır. Ancak bu durum sıklaşır, uzun sürer ve günlük işlevselliği etkilemeye başlarsa, o zaman daha dikkatli ele alınması gerekir.
Bu anlarda yapılabilecek en sağlıklı şey, kendini zorla “geri getirmeye” çalışmak değildir. Zihin zaten bir şeyden uzaklaşmaya çalışıyordur. Bunun yerine bedene ve çevreye nazikçe yeniden bağlanmak daha etkili olur. Ayaklarının yere temasını hissetmek, bulunduğun ortamda gördüğün nesnelere odaklanmak ya da dokunsal bir uyaranla temas kurmak, sinir sisteminin yeniden dengelenmesine yardımcı olabilir.
Sonuç olarak dissosiyasyon, zihnin bozulması değil, aksine aşırı yük altında çalışmaya devam edebilmek için geliştirdiği bir düzenleme biçimidir. Seni koparmak için değil, seni korumak için vardır. Asıl mesele bu deneyimi bastırmak değil, hangi koşullarda ortaya çıktığını anlayabilmektir. Çünkü bazen iyileşme, kopmamayı başarmaktan değil, zihnin neden kopmaya ihtiyaç duyduğunu fark etmekten geçer.

Yorumlar
Yorum Gönder