İyi bir insan olmak ile iyi bir yönetici olmak her zaman aynı şey değildir. Hatta çoğu zaman bu iki rol, görünmez bir çatışma içinde ilerler. Özellikle ailesine bakmakla yükümlü olan bireyler için iş hayatı yalnızca bir kariyer alanı değil; aynı zamanda bir hayatta kalma mekanizmasıdır. Bu noktada vicdan, empati ve insani değerler ile performans, verimlilik ve kontrol gibi kavramlar arasında hassas bir denge kurmak gerekir. Ne var ki bu denge çoğu zaman bozulur ve kişi, özünde iyi biri olmasına rağmen iş yerinde sert, hatta zaman zaman “kötü” olarak algılanabilecek davranışlar sergileyebilir. Bu durumun arkasında yatan sebepleri anlamak için hem psikolojik hem de sosyolojik açıdan konuya yaklaşmak gerekir.
İnsan davranışlarını şekillendiren en önemli faktörlerden biri, içinde bulunduğu koşullardır. Bir birey evinde sevgi dolu, anlayışlı ve şefkatliyken; iş yerinde otoriter, mesafeli ve baskıcı olabilir. Bu çelişki ilk bakışta bir karakter tutarsızlığı gibi görünse de aslında bu, “rol çatışması” olarak adlandırılan psikolojik bir durumun yansımasıdır. Kişi, farklı ortamlarda farklı beklentilere cevap vermek zorunda kaldığında, bu roller arasında geçiş yaparken içsel bir gerilim yaşar.
İş yerinde yönetici pozisyonunda olan veya sorumluluk taşıyan bireyler için bu durum daha da belirgindir. Çünkü onların görevi yalnızca iş yapmak değil, aynı zamanda başkalarına iş yaptırmaktır. Bu noktada devreye kontrol, disiplin ve otorite girer. İnsan doğası gereği, baskı altında daha hızlı ve daha düzenli çalışabilir. Ancak bu baskı, çoğu zaman insani ilişkileri zedeleyen bir unsura dönüşür.
Özellikle ekonomik sorumlulukların ağır bastığı durumlarda bireyin davranışları daha da sertleşebilir. Ailesinin geçimini sağlamak zorunda olan bir kişi için işini kaybetme ihtimali yalnızca bireysel bir risk değil; aynı zamanda bir ailenin yaşam standartlarının tehdit altına girmesi anlamına gelir. Bu da kişinin iş yerinde daha kontrolcü, daha talepkar ve zaman zaman daha agresif olmasına neden olabilir.
Burada önemli bir kavram devreye girer: bilişsel uyumsuzluk. Birey, kendisini “iyi bir insan” olarak tanımlarken, davranışlarının bu tanımla örtüşmemesi içsel bir rahatsızlık yaratır. Bu rahatsızlıkla başa çıkmak için kişi ya davranışlarını değiştirir ya da davranışlarını haklı çıkaracak bir düşünce sistemi geliştirir. Çoğu zaman ikinci yol tercih edilir. “Ben böyle olmak zorundayım”, “Yoksa iş yürümez”, “Herkes ekmeğinin peşinde” gibi cümleler, bu içsel çatışmayı bastırmanın bir yoludur.
Gözlemsel açıdan bakıldığında, iş yerlerinde sert olarak tanımlanan birçok yöneticinin aslında özel hayatında oldukça hassas bireyler olduğu görülür. Bu kişiler, iş yerinde sergiledikleri davranışları kişisel bir tercih olarak değil, bir zorunluluk olarak görürler. Çünkü sistem, çoğu zaman yumuşak ve anlayışlı olmayı ödüllendirmez. Aksine, net, hızlı ve sonuç odaklı davranan bireyleri öne çıkarır. Bu noktada şu soruyu sormak gerekir: İnsanlar gerçekten mi kötü davranmak zorundadır, yoksa bu bir öğrenilmiş davranış mıdır?
Davranış bilimleri, insanların çevresel koşullara göre şekillendiğini açıkça ortaya koyar. Eğer bir iş ortamında otoriter davranışlar sonuç getiriyorsa, bu davranışlar zamanla pekişir. Aynı şekilde, anlayışlı davranışlar suistimal ediliyorsa, birey bu yaklaşımı terk eder. Bu da iş yerlerinde zamanla daha sert, daha mesafeli ve daha mekanik bir iletişim dilinin oluşmasına neden olur.
Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken bir nokta vardır: Sert olmak ile adil olmak aynı şey değildir. Çoğu yönetici, işi yürütmek adına sertleşirken farkında olmadan adalet duygusunu zedeleyebilir. Oysa çalışanlar için en önemli motivasyon kaynaklarından biri adil bir ortamda bulunmaktır. Adaletin olmadığı bir yerde, disiplin yalnızca korku yaratır; bağlılık değil.
İyi bir insanın iş yerinde zaman zaman kötü davranışlar sergilemesi, onun karakterinin zayıf olduğu anlamına gelmez. Bu durum daha çok sistemin, beklentilerin ve zorunlulukların bir sonucudur. Ancak bu noktada bireyin kendisine şu soruyu sorması gerekir: “Ben bu davranışları ne kadar sürdürebilirim ve bu beni kim yapıyor?”
Çünkü uzun vadede, kişinin kendi değerleri ile davranışları arasındaki uçurum büyüdükçe tükenmişlik kaçınılmaz hale gelir. Bu da yalnızca iş performansını değil, kişinin genel yaşam kalitesini de olumsuz etkiler.
Daha sağlıklı bir denge kurabilmek için bazı farkındalıkların gelişmesi gerekir. Öncelikle, iş yaptırmanın tek yolunun baskı olmadığı kabul edilmelidir. İletişim dili, motivasyon yöntemleri ve liderlik tarzı bu noktada belirleyici rol oynar. İnsanlar, kendilerini değerli hissettikleri ortamlarda daha verimli çalışırlar. Bu da uzun vadede hem çalışan hem de yönetici için daha sürdürülebilir bir sistem oluşturur.
Sonuç olarak, iş hayatında iyi bir insan olmanın zorlukları görmezden gelinemez. Ailesine bakmak zorunda olan bir birey için iş, yalnızca bir tercih değil; bir zorunluluktur. Bu zorunluluk bazen kişinin kendi değerlerinden ödün vermesine neden olabilir. Ancak önemli olan, bu durumun farkında olmak ve mümkün olduğunca dengeyi korumaya çalışmaktır.
Belki de asıl mesele, iyi kalmaya çalışırken güçlü olmayı öğrenmektir. Çünkü gerçek güç, başkalarını ezmeden de var olabilmeyi başarabilmektir.

Yorumlar
Yorum Gönder